Ses Bir İki √

Merabayın sevgili çilekeş, sabır taşı okuyucu. Öncelikle halen bloga uğrayıp bu yazıyı okuduğun için teşekkür ederim. Yıllardır çalışkanlık, üreticilik konusunda bir arpa boy yol kat edememiş bendenizi takip ettiğin için kucak dolusu sevgilerimi yolluyor, Seda Sayan misali kokulu kokulu öpüyorum😀 Valla iyi sabır varmış arkadaş sende. Bu azimle taşı  delmeyi bırak deldiğiniz taşlarla uzaya, uzay yolu olur😀 Böö tamam tamam iğrençliğimden  bir şey kaybetmediğim için özür dilerim😛

Bir çok kez feryat ettiğim gibi internetim yok. Yok olmasına yok da arada en azından ayda yılda bir olsa da dayımlara gidip, internet bulunca indiririm dediğim şeyleri indiriyor idim. Her ne kadar indiririm dediğim dizilerin- filmlerin adını unutup aklıma yazdığımı sandığım listenin  binde  birini indiremiyor olsam da hiç yoktan iyidir kategorisine girebilecek sayıda birşeyler indiyordum. Hayat bana hız kesmeden sürekli yamuk yaptığı için, internet konusunda en büyük kazığı attığı yetmiyormuş gibi ayda yılda bir bulduğum ”dayı fırsatını” da elimden aldı😦 Kavgalı olduğum kuzenin askerden gelmesi ve onunla aynı evde olma fikri hiç hoşuma gitmediği için kahrolarak söylüyorum ki ne yazık ki dizi- film indirme olayı benim için bitmiştir – yazar burada kendini ağlayarak sandalyeden atar :'(-

Havalar ısındıkça da benim dizi-film aşkım iyice kabarır oldu işin daha fenası. Kafa dağıtacak dizi verin banaağğğ film verin banaağ diye ağlaşırken zamanında hiç tırt film indirmediğimi fark ettim. Bütün suç sanatçı ruha sahip arşiv yapma merakından kaynaklanıyor. Hoş, benim gibi filmin sanatsallığından çok yakışıklı oranın yüksek olmasına bakan birinin arşivi yağuşıklı kaynamalı ama yok nerde ciddi, cinayet, dram varsa indirmişim. Allanı seven üstüme nerde tırt, pembiş, kafa dağıtıcak film-dizi-anime varsa atsın. Dram izleyip ağlamaktan gözlerim şişti. Bahar, çiçek, böcek, kuş moduna giremez oldum. Hayır işin kötüsü bu duygu yoğunluğu aşk hayatımı olumsuz etkiliyor😛

Arşivden kaymağını yediğim filmler ne yazık ki birer ikişer azalıyor. Elde avuçta kalmıcak yakın zamanda. Boşuna dememişler hazıra dağ dayanmaz diye😀 Bitince ne etcem bilmiyorum herhal sıkıntıdan yerdeki parkeleri saymaya başlarım.

Aylardır yukarıdaki modda yaşarken arşivdekileri izledikten sonra nasıl şekilden şekile giricem kim bilir. Kısaca; yaşıyorum,sıkılıyorum, bir bok izleyemiyor dinleyemiyorum. O bok attığınız ttnetin gıymetini bilin abla sözü dinleyin😀 Esen kalın beni unutmayın😀

Açılış Sahnesi İle Vuran Filmler

Bir filmin kaliteli, iyi, hayatınızdan 2 saatinizi çalmaya değecek güzellikte olduğunu genelde yönetmeninden, senaristinden, oyuncusundan tahmin eder ve izlemeye karar veririz ya da benim gibi sadece yakışıklı oranının fazlalığına bakıp indirmeye değer bulursunuz orası ayrı😀

Bazen film gerçekten güzel çıkar bazen de lanet edip büyük hayal kırıklıkları ile söversiniz ama bazı filmler var ki daha açılış sahnesi ile vurur hemen kendinizi kaptırırsınız bazen de filmin bütünü berbat olsa da açılış sahnesi ile aklınıza kazınmıştır. İşte benimde daha ilk sahnede vurulduğum etkilendiğim bir kaç açılış sahnesi var. Aklıma ilk gelenleri paylaştım malum internet sıkıntım olduğu için günlere yaya yaya post hazırlama gibi bir lüksüm yok. Yoksa eminim ki daha fazla filmin açılışına vuruldum ama aklıma gelmiyor kahretsin😀

İlk açılış videomuz benim izlemek için gerçekten ama gerçekten çok geç kalmış olduğum the fall adlı görsel şaheserden geliyor. Beethoven’ın 7. senfonisi daha ilk notadan içine alan bir eserken böyle bir sahnede daha ilk saniyeden insanı filme odaklıyor. Film demeye elimin varmadığı çok başka bişi olan bir eser. Düşen iki insanın hastanede kesişen hayatlarının, dostluklarının anlatılan hikayeler ile güçlendiği, dallanıp budaklandığı  mükemmel yapım. Bir zamanlar Los Angeles’da geçen Alexandria ve Roy’un hikayesi… Düştükleri yerden kalkışlarının öyküsü…

Jude Law ve Natalie Portman gibi iki güzel insanı buluşturan kadın-erkek ilişkileri hakkındaki diyalogları ile dikkat çeken bir yapım closer . Julia Roberts’ın koca ağzı filme birazcık gölge düşürse de Jude Law faktörü anında filmi aydınlatmaya yetiyor. Damien Rice’ın muhteşem parçası ile iki insanın gözlerinin birbirinden alamadığına şahit oluyoruz.

Şu yazımda filmden kısaca bahsetmiştim. Jim Sturgess diyorum başkada bişi demiyorum hakim bey.

Aslında ben 2007  yapımı olan funny games’i izledim. Onun açılış sahnesini bulamayınca 97 yapımının sahnesine talim etmek zorunda kaldım. Aylar önce izlediğim gerçekten rahatsız edici, etkileyici bir film. Zaten Michael Haneke faktörü yetip artıyor. Çekirdek ailemizin haftasonu için yazlıklarına gidip yumurta isteyen gençlere kapılarını açmaları hayatlarının hataları oluyor. Sakin sakin opera dinleyerek tıngır mngır yol alan ailemizin olduğu sahnede birden çalmaya başlayan parça filmin etkileyici olduğunu göz kırparak göstermiş oluyor. Kesinlikle bir kez izlenmemesi gereken ama ikinci kez izlemeye elinizin kolay kolay gitmediği bir film.

 

Stanley Cubrick başyapıtını paylaşmamak olmaz.  Lise sonda izlediğim bir daha da izlemeye cesaret edemediğim film😀 Alex ile tanışın millet^^

Amores perros, usual suspects, jeux d’enfants ve daha niceleri var ama vakit yok böhühühü diye ağlayarak huzurlarınızdan ayrılırım. Bye bye bicycle😀

Across The Universe Ve Anılar

Filmden bahsetmeden önce Beatles ile tanışmamdan bahsetmek istiyorum. Yıl 2001. İlkokul 5. sınıf  bebesiyim.  Feci derecede bunalım geçiren bir bebe.  2001 yılının benim ve ailem için bok gibi geçeceği daha yeni yıla girmeden anlaşılmıştı. 2000 yılının son gününde yani yılbaşı gecesi, yeni yıla dakikalar kala annemle babam şiddetli bir kavgaya tutuşmuş ve babam dönmemek üzere evi terk etmişti. İşte böyle boktan bir yılda tanıştım Beatles ile…

Ahanda böle hayatıma daldılar😀

Mekan Şişli Terakki’de ingilizce dersi idi ( o zamanlar şimdiki gibi tembel bir ruha sahip değildim. Şişli Terakki gibi ”baba” bir okulu sınavla kazanmış  burslu bir öğrenciydim) . Çıtır hocamız her zaman olduğu  gibi elinde teyp sınıfa gelmişti. Her zamanki gibi anlamadığım bir şeyler anlatıp benimde dinlemeye niyetimin olmadığı bir ders ile karşılaşacağımı sanıyordum. Ama öyle olmadı. O gün bir değişiklik yapıp müzik dinleyecektik. Öyle boş bir amaca hizmet etmemek içinde dinleteceği şarkının sözlerinin yazılı olduğu kağıttaki boşlukları doldurucaktık. Kaset teybe kondu ve eğlenceli bir melodi sınıfı doldurdu.

Adını sanını daha önce hiç duymadığım adamlar love love love me do diye  şıkkıdı şıkkıdı şarkı söylüyorlardı ve ben uzun zaman sonra ilk defa adam gibi kendimi neşeli hissetmiştim. Sınıfın belkide ilk defa ders ile bu kadar ilgili olduğuna sevinip gaza gelen hoca hızını alamayıp bir şarkıya daha play dedi.

Artık iyice bu gruba aşık olmuştum. Şarkılarında geçen bir iki kelime hariç hiç bişi anlamadığım bu adamlara aşık olmuştum işte. Neden bahsettikleri hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama ben uzun zaman sonra canlı cenaze modumdan çıkmıştım. Sevmem için anlamama gerek yoktu, bana yaşadığımı tekrar hissettirmeleri yetmişti. Çünkü o sıralar annemin yaşadığı büyük bunalım yüzünden okul- ev arası robot gibi yaşıyordum. Hayatımdaki tek hareketlilik okuldan gelince akşamları izlediğim cnbc-e ve pazar günleri ayda yılda bir baba ile dışarı çıkmaktan ibaretti. Ders denen nane ile hiç bir alakam yoktu. Eve geldiğimde okul çantamı nereye atıyorsam ertesi gün okula giderken aynı yerden alıyordum.

O derste ben hey jude, yesterday, yellow submarine, can’t buy me love ile tanıştım. Hayatımın en unutulmaz dersi olarak hafızamda yerini alacağını daha ders bitmeden anlamıştım ama hoca daha son darbesini indirmemişti. John Lennon’ın hayatı ile ilgili bir yazıyı bütün sınıfa dağıtmıştı. Tam olarak anlamamıştım ama İngiltere’den ziyaretimize gelen dayım bana tercüme eder nasıl olsa diye aylardan sonra ilk defa eve nefretle değil sevinçle gitmiştim. John Lennon’ın öldürülüşünü anlattığı zamanda ne kadar üzüldüğümü gayet net hatırlıyorum. ”Bir insan nasıl hayran olduğu adamı öldürebilir ki?”  diye mal mal sormuştum. Elimde şarkı sözleri ve John Lennon’ın hayatının yazılı olduğu kağıt ile beatles maceramın son bulacağını sanıyordum ama bu adamların peşimi bırakmaya niyeti yok gibi idi.

Baba ile geçirilen nadir bir pazarlardan biriydi. Buluştuğumuzda çoğu zaman yaptığımız gibi Kozyatağı Carrefour’a gitmiştik. O zamanlar şimdiki gibi her adım başı avm yoktu tabi. Kaset-cd  reyonuna bakmayı küçükken her zaman sevmiştim gene öyle sıradan bir cd- kaset inlcelemsi yaparken karşıma çıktı Beatles. İşte hocanın çaldığı kaset tam önümde duruyordu. Kocaman 1 harfinin yazılı olduğu Beatles Greatest Hits albümü. Yalvar yakar babama aldırmayı başarmıştım. Sahip olduğum ilk kasedimdi zaten ”benim” diyebileceğim hepi topu 4 kasedim var. Eşsiz kaset koleksiyonumu tamamlayan diğer 3 parçada Blue efendinin albümlerinden oluşmakta. (Yalnız ben hep İngiliz takılmışım ha😀 ) Fiyatı da  7 milyon 250 bin gibi birşeydi. O zamana göre iyi paraydı anlayacağınız. Elimde mal mal okşamıştım o kadar sevinçliydim düşünün. Ben o kasedi ve blue kasetlerini lise 1e kadar bıkmadan usanmadan dinlemiştim. Sabahları okul için hazırlanırken güzel can yoldaşı oluyorlardı taaki anneannemlerin ben bebekken hacdan getirdikleri  sony kaset çalar bozulana kadar ( o kaset çaların çakma mı gerçek mi olduğu halen muammasını korumakta bu arada😀 ) Kaset çalar bozuldu benim kasetler evin köşelerine savruldular. O kasette babamın aldığı bir elin parmaklarını geçmeyen eşyalar arasında yerini aldı.

Yıllar geçti yeni gruplar, yeni şarkılar hayatıma girdi. Deli gibi bıkmadan usanmadan dinlediğim gruplar oldu ama Beatles asla hayatımdan çıkmadı. Hoş bu grubu dinleyip hayatından çıkarana rastlamadım. Zaman zaman eski bir dost ile buluşur gibi dinler ve her dinlediğimde 2001 yılına ışınlanırım. Benim için beatles demek 11 yaşında depresyona girmiş kız çocuğu demek.

Gelelim across the universe adlı Beatles şarkılarından oluşan müzikal türündeki filmimize ( sonunda dediğinizi duyar gibiyim😛 ).

Filmimiz 60ların Amerikasın’da geçiyor. Liverpoolun bağrından kopup gelen Jude tesadüf eseri Max ile tanışır ve ilk günden kanka mode on olurlar. Max’in kardeşi Lucy ile de tanışınca Jude efendinin hikayesi başlamış olur ve filmin başında yanık sesi ile hikayemi dinlemek ister misiniz diyen Jude’ın hikayesini dinlemeye başlamış oluruz.

Filmde efsane şarkıların efsane yorumlarına da şahit oluyoruz. Her bir oyuncu hem rol yaparken döktürmüş hem söylerken. İşte yetenek bööle bişi. Hele hele alttaki sahne film boyunca en içlendiğim sahne oldu. Çocuum öyle bir söylemiş ki odun ben bile duygulandım, ciğerim parçalandı.

Yalnız film boyunca beni tek sinir eden nokta çeviriyle alakalıydı. O da filmden değil çevirmenden kaynaklanıyor tabiki. Saolsun diyalogları güzel güzel çevirmiş ama müzikali müzikal yapan şey olan şarkıları çevirmeye üşenmiş herhalde. Canının istediği şarkıyı biraz daha fazla çevirmiş canının istemediğini 2 satır çevirip bırakmış. Madem şarkıları çevirmeye niyetin yoktu doğru dürüst çevirecek birine bıraksaydı daha iyi olurdu.

İzleyin izlettirin izlemişseniz bi daha izleyin😀 Son olarak all you need is love dostlar^^

∞ Brave ∞

Merabalar sayın okuyucu. Son birkaç haftadır pek agresifim neden bilmiyorum. Evde oto boka terör estirir oldum. Gerçi annem gibi birinin yaşadığı evde ne kadar terör estirilebilirse o kadar atarlanabiliyorum. Benim terörüm sizin tribinize denk geliyor olabilir😀 Hal böyle olunca az kafa dağıtmayı arzulamak kaçınılmaz oluyor. Benim kafa dağıtmayı istemem evdekiler tarafından tembelliğe yoruluyor falan filan. Çok bunaldım la. Bu sıkıntı, bunalma hissi nerden kaynaklanıyor hiç bir fikrim yok. Okulumu, derslerimi seviyorum ee okulda adam gibi iki kelam edebildiğim adamlarda var, vize notları da fena değil nedir bu sıkıntı, yüreğimin ortasına oturmuş beni boğan duydu hiç bir fikrim yok. Neden böyle hissettiğimi böyle olduğumu da bilmiyorum. Off çok çaresizim. Sayın okuyan eleman seni daha fazla sıkmadan yazının ana konusuna geçelim. Daha fazla kendimle ilgili bir şeyler yazmaya devam edersem ardına bakmadan kaçıcakmışsın gibi hissediyorum. Hoş bende kendimden sıkılıyorum ya neyse.

 Elimdeki diziler teker teker azalırken bende bir nefes alayım bari diyerek fragmanını gördüğümden beri kızıl yaratığa bayıldığım animasyonu izlemeye karar verdim. Bunda gaksital sonrası yaşadığım bir kaç günlük boşluğunda etkisi olabilir.  Ahh gakşital, uzun zamandır yaşamadığım heyecanı 28 bölüm boyunca yaşattı, yüreğimi ağzıma getirdi ee bitince de dipsiz kuyularda merdivensiz kalmış gibi hissetmem gayet normaldi bence.  Belkide yaşadığım heyecanın, heyecanlı bir animasyonla devam etmesini de istemiş olabilirim. Bunda Merida’nın anasına atarlanıcağına, savaşma ruhuyla dolup taşan bir erkek fatma görüceğimi sanmam da etkili olabilir. Ben savaşçı, tuttuğunu koparan bir prenses beklerken annesi ile ”banane ben kocaya varmıcam” diye didişen bir kızcağız ile karşılaştım. Ha sevmedim mi? Sevdim ama birazda hayal kırıklığı barındıran bir sevgi oldu bu. Buram buram disney senaryosu kokuyordu. Çizimler harika idi ona laf yok ama Pixar’ın daha önce yarattığı, senaryosunda imzası olan filmlere benzemiyordu. Ne yazık ki pixar disneyleşiyor gibi hissettim. Umarım bir sonraki filmleri sapına kadar pixar vari olur.

müstakbel kayınpeder adayları😀

Filmde en sevdiğim karakterler başta bizim kızıl bıcırık Merida olmak üzere Merida’nın babası ve kankası olan 3 lorddu. Atışmaları beni çok eğlendirdi. Keşke daha çok yer alsalardı ama bu bir ana-kız ilişkisini içeren bir film olduğu için rol çalma hakları yoktu. Üçüz kurabiye canavarları da eve maskot niyetine hapsedilecek mahlukatlardı. Elime geçsenizde sizi mıncırsam veletler.

Benim olmalısınız^^

Uzun zamandır animasyon izlemiyor ve kafa dağıtmak istiyorsanız buyrunuz ama ben wall-e, up, how to train your dragon, toy story gibi kaliteli, baba  animasyonlar hariç animasyon izlemem derseniz hiç elleşmeyin derim. Saygılar der huzurlarınızdan ayrılırım efem. Umarım en kısa zamanda yüreğime demir atan bu sıkıntı yüklü gemi yol alır da bende kendime gelirim.

Ahanda bu moddayım.

Kuşlar, böcekler, sevgi kelebeliği bir modda görüşmek dileği ile jaa neee.

Üç Süper Dizi Birden

Uzun bir aradan sonra merhaba millet!! Son bir kaç yazımdan da anlaşılacağı gibi anlatmak istediğimi azcık çıtlatıp kaçmanın derdindeydim ama artık bu savsaklamalarıma dur diyor ve adam gibi bir yazı yazma gayesi ile dolup taşıyorum. Hayden bakalım çalışsın parmaklar^^

Holivud camiasından takip ettiğim hepi topu iki dizininde yeni sezonlarında pek sarmaması dolayısı ile uzun zamandır boşladığım çekiklerin dünyasına esaslı bir geri dönüş yaşadım. Bu geri dönüşümün diğer sebebi de  vizeleri çalışmamak için yarattığım bahane değil emin olabilirsiniz yani😀 Vizeler olmasaydıda ben bunları izlicektim ki😛 Gelelim birbirinden güzel, şeker, şukela, göze ve kulağa hitap eden dizileri anlatmaya.

.

Reply 1997: İlk şukelamız reply 1997. 90larla ilgili bir dizi olur da ben izlemeden durur muyum? Hayır. Geçmiş zamanı ara ara yad eden, nerede o eski bayramlar diye hayıflanan gruba yavaş yavaş katılmaya başladığım şu yaşlarda nostaljik yapıya sahip bu dizi insanın ağzına bir parmak bal çalma görevini layıkıyla yerine getiriyor. Kendinizi 16 bölümün nasıl geçtiğini anlamadan neden bitti diye kafanızı duvarlara vururken bulmanız muhtemel. Şahsen ben 3-4 gün neden bitti off pufff 16 bölüm çok azdı yağğ diye ağlaştım durdum. Konusu için  Sermin’in şu yazısına ve Ego’nun klavyesinden çıkma eğlenceli bir yazı  için şu yazıya tıklamanızı öneririm^^

Konusu bir yana dizinin eşsiz, bağrımıza bastığımız karakterlerine değinmeden olmaz.

image

İşte fan girllerin hası, Tony’nin biricik karısı Shi Won. Duygularını asla saklamayan, ne düşünürse yapan içi dışı bir liseli ergenimiz😀 H.O.T için kanını döken, gerekirse kapılarda yatan eşsiz bir fan o. Gerçi ailesini tanıdıkça bu kızında normal bir fan olmasını beklemek saflık olur. Öyle ana babadan böyle bir şey ortaya çıkması oldukça normal😀 Ergenliğini doya doya yaşayan şanslı azınlıktan da biri bana göre. Asla onun gibi ne fan oldum ne de atarlanabildim. Sıkıyorsa anneme atarlan. Ergenliğimi yaşatmadın anne!😀 Uzun zaman sonra bir Kore dizisinde esas kızı bağrıma bastım. Mıymıntı olmayan birini izlemekte ne hoş şeymiş unutmuşuz valla.

Shi Won’un zavallı kurbanı Yoon Jae. Bu zavallıcık Shi Won’dan ve en büyük rakibi Tony’den çektiği kadar kimseden çekmedi. Abisinin yaptığı yamuk sonrası kıyamam nidaları eşliğinde sarıp sarmalama isteği uyandıran zavallı eleman.

Yoon Jae’nin hain abisi. Kore’nin Mark Zuckerberg’i. Ailesi ölünce kardeşi herşeyi idi taaaki öğrencisine yan gözle bakana kadar😀 Öğrencine yan gözle bakmak etik mi hııı hııı!. Bu eleman Shi Won’u seviyorum dedikçe bir Yoon Jae taraftarı olarak cinlerim tepeme çıktı. Yoon Jae’nin bütün planlarını alt üst eden, d-dayini mahfeden, dudaklarını büze büze konuşması yüzünden ağzına terlikle vurulası karakter.

Bir Kore dizisinde adam gibi bir öpüşme gördü ya bu gözler, bu dizi sayesinde daha ne diyeyim. Darısı Japon oyuncuların başına😀 Her şey de sidik yarıştıran Kore-Japonya iş öpüşmeye gelince neden yerlerinde sayıyorlar anlamıyorum. Kore yavaş yavaş bu işi kotarmaya başlamış gözüküyor haydi Japonya uyuma hemen Kore’yi geçmen lazım😀

Gelelim Reply 1997 den sonra en çok sevdiğim ikinci diziye. Bu sefer Japon semalarından çıkma Rich Man Poor Woman’a vuruldum.

Konusu için Hikaruivy’nin şu yazısına tıklayınız piliz. Başlarda bende büyük çoğunluk gibi kendini beğenmiş zengin conconu ile hayata tırnaklarını ile tutunan züğürt kızın yaşadıklarını izliyeceğiz sanmıştım ama yanılmışım. Ortada  oğluma seni yar etmem sen fakirsin, eziksin al sana 5 milyon dölar diyen kaynana falanda yoktu. Soğuk züppe, zengin esas oğlan yerine zekası ve yaratıcılığı ile bir şeyler başararak paraya para demeyen çocuk ruhlu bir şahsiyet vardı. Bizi yanılttıkları için caponlara teşekkürü borç bilirim. Ayrıca diğer bir teşekkür de güler yüzlü bir Oguri Shun izlettikleri için. Hana Kimi’de ki kalas halini unutturmayı başardı. Oguri gülsün dünya gülsün o derece😀

Biraz fazla Oguri fötösu olduğunun farkındayım ama diziyi izleyenler beni anlıyacaklardır😀

Son dizimiz de bu iki diziden daha da önce yayınlanmış Shut Up Flower Boy Band.  Hayatlarındaki tek tutkunun ve umudun  müzik olduğu birbirinden hoş 6 gencin maceralarını anlatıldığı eğlenceli bir dizi. Gerçi zaman zaman her Kore dizisinde olduğu gibi dram olabiliğü ama alıştık artık, şaşırtmıyor da baymıyor da. Konu için tekrar Sermin’in mekanına yol alıyor ve şu yazıya tıklıyoruz😀

Bu dizide ki esas kızı da sevmek isterdim ama bu kızdan nefret ettim. Gerizekalı gibi mıy mıy konuşması, rol yapamama çabaları nefretimi katladı da katladı. Defolup gitmesi için çok umut ettim ama lidere sülük gibi yapışmıştı.

Böyle cool olan adam o sünepe için şarkılar yazar mı? Erkek değil mi hepsi aynı bok. Salak, ağlak kız gördü mü ilham perisi oluyor peh. O sünepeye rağmen güzel bir dizi en azından adam gibi bir son ile bize veda ediyor.

House Of Sand And Fog § Suçlu Kim?

House of sand and fog türkçe’ ye Sisler Evi adıyla gösterime girmiş 2003 yapımı bir film. Tamamen tesadüf eseri cnbc-e de denk gelmem sonucu izledim. Başlarda acaba son zamanlarda yayınlanan tırt cnbc-e filmleri gibi mi diye tırsa tırsa dursamda yanıldığımı kısa sürede anladım. Film hemen içine alıyor ve kendinizi kim haklı derken buluyorsunuz.

Bir tarafta borcu olmadığı halde , borcunu ödemediği gerekçesiyle belediye tarafından baba yadigarı evi elinden alınan Kathy. Diğer tarafta herşeyi doğru bir şekilde yapan, resmi yollarla evi alan İranlı aile.  Ruh haline göre çöken ya da dağılan sisler, çaresiz bir kadının, yaralı kuşun çırpınışları ve İranlı albayın ailesi için yaptığı şeyler. Film hakkında çok şey söylemek istemiyorum çünkü gerçekten etkileyici bir dram. Anlatamama korkusu sardı dört bir yanımı anlıyacağınız😀 En iyisi izleyin ve kimin hatalı olduğunu bulun^^

Ben Kingsley oyunculuğunu konuşturmuş her zaman ki gibi. Bu adamın kötü oyunculuğu olmaz mı hacı ya😀 Cnbc-e keşke hep böyle şukela filmler yayınlasa biz de kendimizden geçsek ^^

Hunger Games ≈ Hayal Kırıklığı

Hepimiz kitaptan filme uyarlanan yapımların fazlasıyla hayal kırıklığı yarattığı konusunda hem fikiriz ama bu uyarlama beterinde beteri arkadaş. Güzel bir serinin ilk kitabını bu kadar boktan bir filme çeviriceklerini beklemiyordum açıkcası. Konusu ve daha fazla ayrıntı için sevgili Mydestiny’nin şu yazısına yol alsanız iyi olur çünkü 2 kelam çiziktirip gitmeyi düşünüyorum. Yazmak için sarfettiğim enerjiye değmezsin Hunger games efendi. Anlayın ne kadar uyuz olduğumu.

Kitapta önemli bir yere sahip olan sahnelerin olmaması sinirimi ikiye katlıyor. Cinna’nın başına gelen olay, manevi değeri büyük olan Alaycı kuş iğnesi, Avox mevzusu ve daha bir çok önemli olay yoktu. Anlatılmayan olayların bir çoğu Katniss’in düzeni sorgulamasına yol açıyordu ama filmde bunların hiçbirine yer verilmediği gibi sadece oyunda canımızı kurtaralım izlenimi vermişler. Umarım 2. filmi böyle rezil etmezler ama fazla da bişi beklememek en iyisi gibi.  Okumaya devam et