Açılış Sahnesi İle Vuran Filmler

Bir filmin kaliteli, iyi, hayatınızdan 2 saatinizi çalmaya değecek güzellikte olduğunu genelde yönetmeninden, senaristinden, oyuncusundan tahmin eder ve izlemeye karar veririz ya da benim gibi sadece yakışıklı oranının fazlalığına bakıp indirmeye değer bulursunuz orası ayrı 😀

Bazen film gerçekten güzel çıkar bazen de lanet edip büyük hayal kırıklıkları ile söversiniz ama bazı filmler var ki daha açılış sahnesi ile vurur hemen kendinizi kaptırırsınız bazen de filmin bütünü berbat olsa da açılış sahnesi ile aklınıza kazınmıştır. İşte benimde daha ilk sahnede vurulduğum etkilendiğim bir kaç açılış sahnesi var. Aklıma ilk gelenleri paylaştım malum internet sıkıntım olduğu için günlere yaya yaya post hazırlama gibi bir lüksüm yok. Yoksa eminim ki daha fazla filmin açılışına vuruldum ama aklıma gelmiyor kahretsin 😀

İlk açılış videomuz benim izlemek için gerçekten ama gerçekten çok geç kalmış olduğum the fall adlı görsel şaheserden geliyor. Beethoven’ın 7. senfonisi daha ilk notadan içine alan bir eserken böyle bir sahnede daha ilk saniyeden insanı filme odaklıyor. Film demeye elimin varmadığı çok başka bişi olan bir eser. Düşen iki insanın hastanede kesişen hayatlarının, dostluklarının anlatılan hikayeler ile güçlendiği, dallanıp budaklandığı  mükemmel yapım. Bir zamanlar Los Angeles’da geçen Alexandria ve Roy’un hikayesi… Düştükleri yerden kalkışlarının öyküsü…

Jude Law ve Natalie Portman gibi iki güzel insanı buluşturan kadın-erkek ilişkileri hakkındaki diyalogları ile dikkat çeken bir yapım closer . Julia Roberts’ın koca ağzı filme birazcık gölge düşürse de Jude Law faktörü anında filmi aydınlatmaya yetiyor. Damien Rice’ın muhteşem parçası ile iki insanın gözlerinin birbirinden alamadığına şahit oluyoruz.

Şu yazımda filmden kısaca bahsetmiştim. Jim Sturgess diyorum başkada bişi demiyorum hakim bey.

Aslında ben 2007  yapımı olan funny games’i izledim. Onun açılış sahnesini bulamayınca 97 yapımının sahnesine talim etmek zorunda kaldım. Aylar önce izlediğim gerçekten rahatsız edici, etkileyici bir film. Zaten Michael Haneke faktörü yetip artıyor. Çekirdek ailemizin haftasonu için yazlıklarına gidip yumurta isteyen gençlere kapılarını açmaları hayatlarının hataları oluyor. Sakin sakin opera dinleyerek tıngır mngır yol alan ailemizin olduğu sahnede birden çalmaya başlayan parça filmin etkileyici olduğunu göz kırparak göstermiş oluyor. Kesinlikle bir kez izlenmemesi gereken ama ikinci kez izlemeye elinizin kolay kolay gitmediği bir film.

 

Stanley Cubrick başyapıtını paylaşmamak olmaz.  Lise sonda izlediğim bir daha da izlemeye cesaret edemediğim film 😀 Alex ile tanışın millet^^

Amores perros, usual suspects, jeux d’enfants ve daha niceleri var ama vakit yok böhühühü diye ağlayarak huzurlarınızdan ayrılırım. Bye bye bicycle 😀

Reklamlar

Across The Universe Ve Anılar

Filmden bahsetmeden önce Beatles ile tanışmamdan bahsetmek istiyorum. Yıl 2001. İlkokul 5. sınıf  bebesiyim.  Feci derecede bunalım geçiren bir bebe.  2001 yılının benim ve ailem için bok gibi geçeceği daha yeni yıla girmeden anlaşılmıştı. 2000 yılının son gününde yani yılbaşı gecesi, yeni yıla dakikalar kala annemle babam şiddetli bir kavgaya tutuşmuş ve babam dönmemek üzere evi terk etmişti. İşte böyle boktan bir yılda tanıştım Beatles ile…

Ahanda böle hayatıma daldılar 😀

Mekan Şişli Terakki’de ingilizce dersi idi ( o zamanlar şimdiki gibi tembel bir ruha sahip değildim. Şişli Terakki gibi ”baba” bir okulu sınavla kazanmış  burslu bir öğrenciydim) . Çıtır hocamız her zaman olduğu  gibi elinde teyp sınıfa gelmişti. Her zamanki gibi anlamadığım bir şeyler anlatıp benimde dinlemeye niyetimin olmadığı bir ders ile karşılaşacağımı sanıyordum. Ama öyle olmadı. O gün bir değişiklik yapıp müzik dinleyecektik. Öyle boş bir amaca hizmet etmemek içinde dinleteceği şarkının sözlerinin yazılı olduğu kağıttaki boşlukları doldurucaktık. Kaset teybe kondu ve eğlenceli bir melodi sınıfı doldurdu.

Adını sanını daha önce hiç duymadığım adamlar love love love me do diye  şıkkıdı şıkkıdı şarkı söylüyorlardı ve ben uzun zaman sonra ilk defa adam gibi kendimi neşeli hissetmiştim. Sınıfın belkide ilk defa ders ile bu kadar ilgili olduğuna sevinip gaza gelen hoca hızını alamayıp bir şarkıya daha play dedi.

Artık iyice bu gruba aşık olmuştum. Şarkılarında geçen bir iki kelime hariç hiç bişi anlamadığım bu adamlara aşık olmuştum işte. Neden bahsettikleri hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama ben uzun zaman sonra canlı cenaze modumdan çıkmıştım. Sevmem için anlamama gerek yoktu, bana yaşadığımı tekrar hissettirmeleri yetmişti. Çünkü o sıralar annemin yaşadığı büyük bunalım yüzünden okul- ev arası robot gibi yaşıyordum. Hayatımdaki tek hareketlilik okuldan gelince akşamları izlediğim cnbc-e ve pazar günleri ayda yılda bir baba ile dışarı çıkmaktan ibaretti. Ders denen nane ile hiç bir alakam yoktu. Eve geldiğimde okul çantamı nereye atıyorsam ertesi gün okula giderken aynı yerden alıyordum.

O derste ben hey jude, yesterday, yellow submarine, can’t buy me love ile tanıştım. Hayatımın en unutulmaz dersi olarak hafızamda yerini alacağını daha ders bitmeden anlamıştım ama hoca daha son darbesini indirmemişti. John Lennon’ın hayatı ile ilgili bir yazıyı bütün sınıfa dağıtmıştı. Tam olarak anlamamıştım ama İngiltere’den ziyaretimize gelen dayım bana tercüme eder nasıl olsa diye aylardan sonra ilk defa eve nefretle değil sevinçle gitmiştim. John Lennon’ın öldürülüşünü anlattığı zamanda ne kadar üzüldüğümü gayet net hatırlıyorum. ”Bir insan nasıl hayran olduğu adamı öldürebilir ki?”  diye mal mal sormuştum. Elimde şarkı sözleri ve John Lennon’ın hayatının yazılı olduğu kağıt ile beatles maceramın son bulacağını sanıyordum ama bu adamların peşimi bırakmaya niyeti yok gibi idi.

Baba ile geçirilen nadir bir pazarlardan biriydi. Buluştuğumuzda çoğu zaman yaptığımız gibi Kozyatağı Carrefour’a gitmiştik. O zamanlar şimdiki gibi her adım başı avm yoktu tabi. Kaset-cd  reyonuna bakmayı küçükken her zaman sevmiştim gene öyle sıradan bir cd- kaset inlcelemsi yaparken karşıma çıktı Beatles. İşte hocanın çaldığı kaset tam önümde duruyordu. Kocaman 1 harfinin yazılı olduğu Beatles Greatest Hits albümü. Yalvar yakar babama aldırmayı başarmıştım. Sahip olduğum ilk kasedimdi zaten ”benim” diyebileceğim hepi topu 4 kasedim var. Eşsiz kaset koleksiyonumu tamamlayan diğer 3 parçada Blue efendinin albümlerinden oluşmakta. (Yalnız ben hep İngiliz takılmışım ha 😀 ) Fiyatı da  7 milyon 250 bin gibi birşeydi. O zamana göre iyi paraydı anlayacağınız. Elimde mal mal okşamıştım o kadar sevinçliydim düşünün. Ben o kasedi ve blue kasetlerini lise 1e kadar bıkmadan usanmadan dinlemiştim. Sabahları okul için hazırlanırken güzel can yoldaşı oluyorlardı taaki anneannemlerin ben bebekken hacdan getirdikleri  sony kaset çalar bozulana kadar ( o kaset çaların çakma mı gerçek mi olduğu halen muammasını korumakta bu arada 😀 ) Kaset çalar bozuldu benim kasetler evin köşelerine savruldular. O kasette babamın aldığı bir elin parmaklarını geçmeyen eşyalar arasında yerini aldı.

Yıllar geçti yeni gruplar, yeni şarkılar hayatıma girdi. Deli gibi bıkmadan usanmadan dinlediğim gruplar oldu ama Beatles asla hayatımdan çıkmadı. Hoş bu grubu dinleyip hayatından çıkarana rastlamadım. Zaman zaman eski bir dost ile buluşur gibi dinler ve her dinlediğimde 2001 yılına ışınlanırım. Benim için beatles demek 11 yaşında depresyona girmiş kız çocuğu demek.

Gelelim across the universe adlı Beatles şarkılarından oluşan müzikal türündeki filmimize ( sonunda dediğinizi duyar gibiyim 😛 ).

Filmimiz 60ların Amerikasın’da geçiyor. Liverpoolun bağrından kopup gelen Jude tesadüf eseri Max ile tanışır ve ilk günden kanka mode on olurlar. Max’in kardeşi Lucy ile de tanışınca Jude efendinin hikayesi başlamış olur ve filmin başında yanık sesi ile hikayemi dinlemek ister misiniz diyen Jude’ın hikayesini dinlemeye başlamış oluruz.

Filmde efsane şarkıların efsane yorumlarına da şahit oluyoruz. Her bir oyuncu hem rol yaparken döktürmüş hem söylerken. İşte yetenek bööle bişi. Hele hele alttaki sahne film boyunca en içlendiğim sahne oldu. Çocuum öyle bir söylemiş ki odun ben bile duygulandım, ciğerim parçalandı.

Yalnız film boyunca beni tek sinir eden nokta çeviriyle alakalıydı. O da filmden değil çevirmenden kaynaklanıyor tabiki. Saolsun diyalogları güzel güzel çevirmiş ama müzikali müzikal yapan şey olan şarkıları çevirmeye üşenmiş herhalde. Canının istediği şarkıyı biraz daha fazla çevirmiş canının istemediğini 2 satır çevirip bırakmış. Madem şarkıları çevirmeye niyetin yoktu doğru dürüst çevirecek birine bıraksaydı daha iyi olurdu.

İzleyin izlettirin izlemişseniz bi daha izleyin 😀 Son olarak all you need is love dostlar^^

∞ Brave ∞

Merabalar sayın okuyucu. Son birkaç haftadır pek agresifim neden bilmiyorum. Evde oto boka terör estirir oldum. Gerçi annem gibi birinin yaşadığı evde ne kadar terör estirilebilirse o kadar atarlanabiliyorum. Benim terörüm sizin tribinize denk geliyor olabilir 😀 Hal böyle olunca az kafa dağıtmayı arzulamak kaçınılmaz oluyor. Benim kafa dağıtmayı istemem evdekiler tarafından tembelliğe yoruluyor falan filan. Çok bunaldım la. Bu sıkıntı, bunalma hissi nerden kaynaklanıyor hiç bir fikrim yok. Okulumu, derslerimi seviyorum ee okulda adam gibi iki kelam edebildiğim adamlarda var, vize notları da fena değil nedir bu sıkıntı, yüreğimin ortasına oturmuş beni boğan duydu hiç bir fikrim yok. Neden böyle hissettiğimi böyle olduğumu da bilmiyorum. Off çok çaresizim. Sayın okuyan eleman seni daha fazla sıkmadan yazının ana konusuna geçelim. Daha fazla kendimle ilgili bir şeyler yazmaya devam edersem ardına bakmadan kaçıcakmışsın gibi hissediyorum. Hoş bende kendimden sıkılıyorum ya neyse.

 Elimdeki diziler teker teker azalırken bende bir nefes alayım bari diyerek fragmanını gördüğümden beri kızıl yaratığa bayıldığım animasyonu izlemeye karar verdim. Bunda gaksital sonrası yaşadığım bir kaç günlük boşluğunda etkisi olabilir.  Ahh gakşital, uzun zamandır yaşamadığım heyecanı 28 bölüm boyunca yaşattı, yüreğimi ağzıma getirdi ee bitince de dipsiz kuyularda merdivensiz kalmış gibi hissetmem gayet normaldi bence.  Belkide yaşadığım heyecanın, heyecanlı bir animasyonla devam etmesini de istemiş olabilirim. Bunda Merida’nın anasına atarlanıcağına, savaşma ruhuyla dolup taşan bir erkek fatma görüceğimi sanmam da etkili olabilir. Ben savaşçı, tuttuğunu koparan bir prenses beklerken annesi ile ”banane ben kocaya varmıcam” diye didişen bir kızcağız ile karşılaştım. Ha sevmedim mi? Sevdim ama birazda hayal kırıklığı barındıran bir sevgi oldu bu. Buram buram disney senaryosu kokuyordu. Çizimler harika idi ona laf yok ama Pixar’ın daha önce yarattığı, senaryosunda imzası olan filmlere benzemiyordu. Ne yazık ki pixar disneyleşiyor gibi hissettim. Umarım bir sonraki filmleri sapına kadar pixar vari olur.

müstakbel kayınpeder adayları 😀

Filmde en sevdiğim karakterler başta bizim kızıl bıcırık Merida olmak üzere Merida’nın babası ve kankası olan 3 lorddu. Atışmaları beni çok eğlendirdi. Keşke daha çok yer alsalardı ama bu bir ana-kız ilişkisini içeren bir film olduğu için rol çalma hakları yoktu. Üçüz kurabiye canavarları da eve maskot niyetine hapsedilecek mahlukatlardı. Elime geçsenizde sizi mıncırsam veletler.

Benim olmalısınız^^

Uzun zamandır animasyon izlemiyor ve kafa dağıtmak istiyorsanız buyrunuz ama ben wall-e, up, how to train your dragon, toy story gibi kaliteli, baba  animasyonlar hariç animasyon izlemem derseniz hiç elleşmeyin derim. Saygılar der huzurlarınızdan ayrılırım efem. Umarım en kısa zamanda yüreğime demir atan bu sıkıntı yüklü gemi yol alır da bende kendime gelirim.

Ahanda bu moddayım.

Kuşlar, böcekler, sevgi kelebeliği bir modda görüşmek dileği ile jaa neee.

House Of Sand And Fog § Suçlu Kim?

House of sand and fog türkçe’ ye Sisler Evi adıyla gösterime girmiş 2003 yapımı bir film. Tamamen tesadüf eseri cnbc-e de denk gelmem sonucu izledim. Başlarda acaba son zamanlarda yayınlanan tırt cnbc-e filmleri gibi mi diye tırsa tırsa dursamda yanıldığımı kısa sürede anladım. Film hemen içine alıyor ve kendinizi kim haklı derken buluyorsunuz.

Bir tarafta borcu olmadığı halde , borcunu ödemediği gerekçesiyle belediye tarafından baba yadigarı evi elinden alınan Kathy. Diğer tarafta herşeyi doğru bir şekilde yapan, resmi yollarla evi alan İranlı aile.  Ruh haline göre çöken ya da dağılan sisler, çaresiz bir kadının, yaralı kuşun çırpınışları ve İranlı albayın ailesi için yaptığı şeyler. Film hakkında çok şey söylemek istemiyorum çünkü gerçekten etkileyici bir dram. Anlatamama korkusu sardı dört bir yanımı anlıyacağınız 😀 En iyisi izleyin ve kimin hatalı olduğunu bulun^^

Ben Kingsley oyunculuğunu konuşturmuş her zaman ki gibi. Bu adamın kötü oyunculuğu olmaz mı hacı ya 😀 Cnbc-e keşke hep böyle şukela filmler yayınlasa biz de kendimizden geçsek ^^

Hunger Games ≈ Hayal Kırıklığı

Hepimiz kitaptan filme uyarlanan yapımların fazlasıyla hayal kırıklığı yarattığı konusunda hem fikiriz ama bu uyarlama beterinde beteri arkadaş. Güzel bir serinin ilk kitabını bu kadar boktan bir filme çeviriceklerini beklemiyordum açıkcası. Konusu ve daha fazla ayrıntı için sevgili Mydestiny’nin şu yazısına yol alsanız iyi olur çünkü 2 kelam çiziktirip gitmeyi düşünüyorum. Yazmak için sarfettiğim enerjiye değmezsin Hunger games efendi. Anlayın ne kadar uyuz olduğumu.

Kitapta önemli bir yere sahip olan sahnelerin olmaması sinirimi ikiye katlıyor. Cinna’nın başına gelen olay, manevi değeri büyük olan Alaycı kuş iğnesi, Avox mevzusu ve daha bir çok önemli olay yoktu. Anlatılmayan olayların bir çoğu Katniss’in düzeni sorgulamasına yol açıyordu ama filmde bunların hiçbirine yer verilmediği gibi sadece oyunda canımızı kurtaralım izlenimi vermişler. Umarım 2. filmi böyle rezil etmezler ama fazla da bişi beklememek en iyisi gibi.  Okumaya devam et

How To Train Your Dragon ≈ Beslenir Ki Bu^^

Uzun zamandır animasyon izlemiyordum diğer her şey de  olduğu gibi 😀 Ne oldu ne bitti bilmiyorum birden bire kendimi bu filmi indirirken buldum. Ne konusunu biliyordum ne güzel mi kötü mü hiç bir fikrim yoktu.  Tamamen şansa bir atış oldu ve hedefi 12 den vurmuşum diyebilirim 😀

Berk adlı kasabada yaşayan Vikingliler 700 yıldır ejderhalardan çektikleri kadar kimseden çekmemişlerdir. Diğer köyler haşere kategorisine fare, çekirge gibi hayvanları koyarken bizim Vikinglilerin haşereleri de ejderhalardır. Ejderhalarla bu kadar haşır neşir olunca haliyle bir çok türü ve özelliklerini biliyorlardır. Biri hariç. Gece Hiddetini ne gören ne de öldüren vardır. Tamamen bir muamma. Tek bildikleri, asla ıskalamadığı ve görenin hemen tüymesi gerektiğidir. Taa ki köyün kılçığı Hiccup kendi tasarımı olan aletle yakalayana kadar. Adamdan sayılmak için ejderha öldürmenin gerektiği bu köyde, Hiccup yakaladığı ilk fırsatı tepmek istemez ve yakaladığı Gece Hiddetini ormanda aramaya koyulur. Nasıl bir dostluğun başlayacağından habersiz bir şekilde 🙂

Buradan yetkililere sesleniyorum: Her eve bir toothless lüften. Duyun sesimi 🙂 Ayrıca kafasında ampül yanan küçük Viking  hariç başka bir Vikingli veletle tanışmak güzeldi. Wall-e ve up dan sonra son zamanlarda izlediğim en güzel animasyondu. 2.sinin yolda oluşu da sevindirici bir haber. Toothlesscığım 2014 de görüşmek üzere 😉

∞ Shelter / Aşk Dalgasının Ne Zaman Yükseleceği Belli Olmaz ∞


Bu filmi Ofori’nin şu yazısı sayesinde keşfettim. Haziran ayının İstanbul sıcağında Ofori’nin blogunda avare avare dolaşırken Purçi’nin arkamdan ”pişt şu yazıyı oku güzel filmdir” diye feryat etmesi ile kendimi yazıyı okurken buldum. Burdan Purçi’ye ve Ofori’ye teşekkürlerimi iletiyorum, beni bu filmden haberdar ettikleri için. Pek resmi bir teşekkür oldu ama idare edin kızlar 😀

Elimizde 2 adet yakışıklı var: Shaun ve Zach.

Shaun Los Angeles’da yazar olarak takılan Brad Pitt den hallice bir arkadaş. Sevgilisinden ayrılmış, boynu bükük bir vaziyette kafa dağıtmak için baba ocağına geliyor. Maviş gözleriyle çipil çipil etrafa bakışıyla hemen ısını veriyorsunuz zaten. Okyanus manzaralı saray yavrusunda kafa dağıtırım hacı diye geldiği memleketinde gardaşının kankası ile takılmaya başlayınca kafa dağıtmaktan başka her işi yapıyor diyebiliriz 😀

Zach ise filmdeki en dertli karakter. Annesinin ölümü ve çok istediği sanat okulundan ret cevabını alınca umudunu kaybetmiş, cazgır ve yelloz ablasının sorumsuzluklarının üstünü kapatmaktan bunalmış, hem çalışıp hem pamuk şekeri yeğeni ile ilgilenmeye çalışan sanatkar arkadaşımız olmakta. Ha bir de elimizde bir adet çıtır kız arkadaş var. Tori. Zach’in yıllardır bir ayrılıp bir barıştığı, çocukluğundan beri beraber olduğu hem dostum hem sevgilim ikisi bir arada modunda takıldığı. Bu kadar derdin arasında bir de Tori ile de işler yolunda gitmeyince iyice bunalan Zach, Shaun’un gelişi ile birazda olsa sıkıntılarından uzaklaşıyor. Zamanla bir insanın hayatında birinin nasıl sığınak olduğuna tanık oluyoruz.

Ablasının hayatında sürekli destek yerine köstek olması yüzünden hayattaki amacını unutan, unutmaya çalışan Zach, Shaun sayesinde acaba bir kez daha denesem mi diye düşünürken buluyor kendini. Bu karasızlığının yanına bonus olarak Shaun ile yaşadıkları eklenince kararsızlık ağının içine hapsoluyor.

Ofori’nın de dediği gibi öyle ahım şahım bir konusu yok ama fazlasıyla sarıyor. Efsane replikler, ya da sahneler yok ama belkide o normallik yüzünden bu kadar beğeniyoruz bu filmi. Çünkü Shaun ya da Zach günlük hayatta karşılaşabiliceğimiz, yakınlık duyabileceğimiz  karakterler. Fazla yormayan, sakinliği ile rahatlatan bir yapım olduğu için birden fazla bile izlenebilir. Shaun, Zach ve şeker yeğeni çok sevdim. Bakalım sizde sevecek misiniz?