How To Train Your Dragon ≈ Beslenir Ki Bu^^

Uzun zamandır animasyon izlemiyordum diğer her şey de  olduğu gibi 😀 Ne oldu ne bitti bilmiyorum birden bire kendimi bu filmi indirirken buldum. Ne konusunu biliyordum ne güzel mi kötü mü hiç bir fikrim yoktu.  Tamamen şansa bir atış oldu ve hedefi 12 den vurmuşum diyebilirim 😀

Berk adlı kasabada yaşayan Vikingliler 700 yıldır ejderhalardan çektikleri kadar kimseden çekmemişlerdir. Diğer köyler haşere kategorisine fare, çekirge gibi hayvanları koyarken bizim Vikinglilerin haşereleri de ejderhalardır. Ejderhalarla bu kadar haşır neşir olunca haliyle bir çok türü ve özelliklerini biliyorlardır. Biri hariç. Gece Hiddetini ne gören ne de öldüren vardır. Tamamen bir muamma. Tek bildikleri, asla ıskalamadığı ve görenin hemen tüymesi gerektiğidir. Taa ki köyün kılçığı Hiccup kendi tasarımı olan aletle yakalayana kadar. Adamdan sayılmak için ejderha öldürmenin gerektiği bu köyde, Hiccup yakaladığı ilk fırsatı tepmek istemez ve yakaladığı Gece Hiddetini ormanda aramaya koyulur. Nasıl bir dostluğun başlayacağından habersiz bir şekilde 🙂

Buradan yetkililere sesleniyorum: Her eve bir toothless lüften. Duyun sesimi 🙂 Ayrıca kafasında ampül yanan küçük Viking  hariç başka bir Vikingli veletle tanışmak güzeldi. Wall-e ve up dan sonra son zamanlarda izlediğim en güzel animasyondu. 2.sinin yolda oluşu da sevindirici bir haber. Toothlesscığım 2014 de görüşmek üzere 😉

Reklamlar

∞ Shelter / Aşk Dalgasının Ne Zaman Yükseleceği Belli Olmaz ∞


Bu filmi Ofori’nin şu yazısı sayesinde keşfettim. Haziran ayının İstanbul sıcağında Ofori’nin blogunda avare avare dolaşırken Purçi’nin arkamdan ”pişt şu yazıyı oku güzel filmdir” diye feryat etmesi ile kendimi yazıyı okurken buldum. Burdan Purçi’ye ve Ofori’ye teşekkürlerimi iletiyorum, beni bu filmden haberdar ettikleri için. Pek resmi bir teşekkür oldu ama idare edin kızlar 😀

Elimizde 2 adet yakışıklı var: Shaun ve Zach.

Shaun Los Angeles’da yazar olarak takılan Brad Pitt den hallice bir arkadaş. Sevgilisinden ayrılmış, boynu bükük bir vaziyette kafa dağıtmak için baba ocağına geliyor. Maviş gözleriyle çipil çipil etrafa bakışıyla hemen ısını veriyorsunuz zaten. Okyanus manzaralı saray yavrusunda kafa dağıtırım hacı diye geldiği memleketinde gardaşının kankası ile takılmaya başlayınca kafa dağıtmaktan başka her işi yapıyor diyebiliriz 😀

Zach ise filmdeki en dertli karakter. Annesinin ölümü ve çok istediği sanat okulundan ret cevabını alınca umudunu kaybetmiş, cazgır ve yelloz ablasının sorumsuzluklarının üstünü kapatmaktan bunalmış, hem çalışıp hem pamuk şekeri yeğeni ile ilgilenmeye çalışan sanatkar arkadaşımız olmakta. Ha bir de elimizde bir adet çıtır kız arkadaş var. Tori. Zach’in yıllardır bir ayrılıp bir barıştığı, çocukluğundan beri beraber olduğu hem dostum hem sevgilim ikisi bir arada modunda takıldığı. Bu kadar derdin arasında bir de Tori ile de işler yolunda gitmeyince iyice bunalan Zach, Shaun’un gelişi ile birazda olsa sıkıntılarından uzaklaşıyor. Zamanla bir insanın hayatında birinin nasıl sığınak olduğuna tanık oluyoruz.

Ablasının hayatında sürekli destek yerine köstek olması yüzünden hayattaki amacını unutan, unutmaya çalışan Zach, Shaun sayesinde acaba bir kez daha denesem mi diye düşünürken buluyor kendini. Bu karasızlığının yanına bonus olarak Shaun ile yaşadıkları eklenince kararsızlık ağının içine hapsoluyor.

Ofori’nın de dediği gibi öyle ahım şahım bir konusu yok ama fazlasıyla sarıyor. Efsane replikler, ya da sahneler yok ama belkide o normallik yüzünden bu kadar beğeniyoruz bu filmi. Çünkü Shaun ya da Zach günlük hayatta karşılaşabiliceğimiz, yakınlık duyabileceğimiz  karakterler. Fazla yormayan, sakinliği ile rahatlatan bir yapım olduğu için birden fazla bile izlenebilir. Shaun, Zach ve şeker yeğeni çok sevdim. Bakalım sizde sevecek misiniz?

♥ 3 Idıots / Bollywood Siftahı ♥

Uzun zaman sonra merhaba ahali.  Aylardır yaptığım tembelliği anlatmaya ne benim zamanım yeter ne de sizin zamanınız. O yüzden seviyeli birlikteliğimize,  hiç ayrılmamışız gibi kaldığımız yerden devam edelim 😀 .  Yavaş yavaş film ve dizi açığımı kapatmaya çalışıyorum. Ben ortada yokken negzel kdramalar çıkmış öyle, hoş çıkmaya da devam ediyorlar. Kedinin ciğere baktığı gibi afişlerine, oyuncularına ağzım sulana sulana bakıyor izliyeceğim günü iple çekiyorum. Arayı kapatıcam huleeennnn 😀

3 ıdıots da arayı kapatmak için izlemek istediğim bir filmdi. İzlemeyen kalmamıştı, herkes öve öve bir hal olmuştu bu yapım için. Eee haksız da sayılmazlarmış hani. İzlediğim ilk Hint filmi olduğu için yazmak istedim yoksa konuyu ve yorumlarını belirten bir sürü arkadaş var. Onlar gibi güzel ve ayrıntılı anlatamayacağımı bildiğim için lafı fazla uzatmıcam 😀

Bollywood’dan bu kadar uzak kalmamın nedeni çoğu filminde pardön bütün filmlerinde hoppidi hoppidi dans edip şarkı söylemeleri idi. Sevmiyorum öyle 2 replik söyleyip yarım saat ordan oraya uçan insanları. Eee Hintlilerde genelde bu müzikal işinin cılkını çıkardıkları için şiddetle uzak durma taraftarı idim. Taaa ki 3 şapşal kalbimi çalana kadar 😀 Düşündüğüm gibi şıngır şıngır kostümler içinde hoppidi hoppidi dans edenler yoktu. Tamam 2-3 sahne vardı ama onlarda kararında idi. Hal böyle olunca 3 saatlik filmde sırıtmadı. Hatta hoşlandım bile diyebilirim 😀

Filmin konusu, verdiği mesajlar, oyuncular, müzikler, replikler herşeyi ile harikaydı. Siftahımı bu filmle yaptığım için mutluyum çünkü diğer Bollywood yapımlarına da şans vermeyi düşünüyorum bundan sonra. Özellikle Aamir Khan filmlerine 😀 Berbat bir geceyi tersine çeviren 3 aptala teşekkür ediyorum. Güldürdü, hüzünlendirdi, sistemin her yerde aynı boklukta işlediğini gösterdi, robot hocalara ve ”eğitimin” yozlaşmasına sövdürdü… Kısacası 3 saatte birden çok değişik duygulara sevk etti. Ben sevdim hatta çok sevdim. Bundan sonra Aamir Khan takip edilecek pardön bollywood filmleri de takip edilmeye çalışılacak 😀 Adamın 40 küsür olduğuna kim inanır 😛


İzlemeyen azınlık varsa hiç durmasın. Hatta eğitimci olan ve eğitimciyim diye geçinen kişilerde en kısa zamanda izlemeli ve robot ya da at yarışı değil eğitimli insan yetişirmeleri gerektiğinin farkına varmalılar.

Son olarak: All iz well^^

The Vow- Taze Taze

2012 yapımı romantik komedi film. Komik değil gerçi. Romantik de sayılmaz. Ama film.

Filmin konusu hakkında hiçbir şey bilmeden izlemek hep daha güzel olmuştur. Bu film de öyle oldu. Sıfır bilgi ile başladım ve süprizlere açık oldum. Gerçi pek klasik. “Vay anasını bu nası da böyle oldu uuuu” dediğimiz pek bir yere yok ama bilmemek iyidir yine de.

Yukarıdaki resimde görmüş olduğumuz arkadaşımız Leo esas oğlanımız.

Paige ise esas kızımız.

Bu ikisi birbirlerine ilk görüşte vuruluyorlar. Aşık olmaları ise 2 hafta sürüyor. Ve bu deli çiftin yolu evliliğe kadar gidiyor.

ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar..

diyemiyoruz maalesef. Dersek film olmaz. Ama bize bir konu lazım değil mi?

Bu bir adet müzisyen bir adet de heykeltıraştan oluşan sanatçı çift karlı bir akşamda arabada fantazi yaparken öpüşmeleri arkadan vuran bir çöp kamyonu sebebi ile bozulur. Bu çarpışma sonucu ön cama kafasını çarpan Paige hayatının son beş yılını unutur. Leo’yu dertten derde sokacak olan öykümüz işte bu giden hafıza üzerine kuruludur.

Leo kara kara düşünedursun biz de olmadık şeylere tanık oluyoruz tabi ki. Mesela kızımızın ailesi ile görüşmediğini öğreniyoruz. Lisedeki hatta üniversitenin ilk yıllarındaki kız ile Leo’nun sevdiği kızın arasında dünya kadar fark olduğunu öğreniyoruz.

Ama Allah’ı var Leo çok uğraşıyor. Rutin hayatına devam edersen hatırlarsın denilince Leo elinden geleni yapıyor ama kızımız kendisini hala eski nişanlısını severken buluyor,Leo’yu hatırlamıyor,ailesi ile neden koptuğunu bilmiyor vb.

O da deniyor gerçi. Fotoğraflardan yardım alıyor,videolar izliyor,arkadaşlarını çıkarmaya çalışıyor ama yok. Liseden arkadaşını hatırlıyor ama şimdiki kankasına yabancı gibi bakıyor hatun.

Leo artık baştan aşık etme politikası izlemeye karar veriyor. Her şeye en baştan başlıyorlar. En sevdiği kitabı daha önce hiç okumamış gibi.. baştan okur gibi..

Hatun her şeyi hatırladı mı? Eski nişanlısına kandı mı? Leo boşa mı kürek çekti? En sonunda kızı alıp camdan mı attı? Hepsi ve daha fazlası filmin finalinde.

Şu kadarını söyleyeyim umduğum gibi bitmedi.

Sıradan bir filmdi diyebiliriz. Kafam dağılsın diye izledim. Dağıldı. Yeterli.

 

Yuuki- Bir Kamenashi Kazuya filmi

Bu 2006 yapımı Japon filmi bir çok forumda pek beğenilmiş. Yalan söyledim aslında tek bir yere baktım. Ordakiler de beğenmişti. Yok efendim arkadaşlık yok hastalık yok inanmak yok güvenmek. Ben mi? Sevmedim pek.

Kame denen hatun nedeni bilinmeyen dolayısıyla tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanan ancak umudunu kaybetmeyen bir arkadaşımızı canlandırıyor.  Pek canlı pek şebek.

Bide bunun yazın Avusturalya’da çalışırken tanıştığı arkadaşları var filmde. Pek samimiyetsizler. Japonya’ya dönünce kimse kimse ile görüşmedi doğal olarak. Ama Yuuki denen arkadaş hepsine “Beni ziyarete gelin.” diye mesaj çekince mecburen ziyaret ettiler onu. Yuukideki umudu görünce hepsi işlerine,ilişkilerine sarıldı. İyi kötü aralarında bir iletişim başladı felan. Biri hariç.

Buzdolabı rollerinin aranılan Japon’u Oguri Shun burda da en tercübeli derindondurucuları aratmayan performansı ile çıkıyor karşımıza. Herkes Yuuki’yi mutlu etme peşinde,herkes birbiri ile az da olsa diyalog kurma derdindeyken bizim abi almış eline bir fotoğraf makinesi bi gayret çekiyor. Film boyunca ağzından çıkan tek hayırlı cümle de iş işten geçtikten sonra  duyuluyor.

Arkadaşlarını hayata bağlayan,kimisine evlilik tavsiyesi kimine iş tavsiyesi veren Yuuki’nin yüzünden gülümseme kaybolmasa da hali hiç iyiye gitmiyor.

Vazgeçmeyen Yuuki maratona mı katılmadı,motorsıklete mi binmedi Allahım Allahım

Filmi sevmedim tekrar söyleyeyim. Gereksiz,saçma sapan,samimiyetsiz bir filmdi. Bi garipti yahu ne bileyim.

Aha bu da Yuuki’nin ölürayak yaptığı alıntılardan biri:

Bir yılın değerini, giriş sınavına
giren bir öğrenciye sor.
Bir ayın değerini, erken doğum yapan bir
anneye sor.
Bir haftanın değerini, haftalık dergi
yayıncısına sor.
Bir saatin değerini, buluşmayı bekleyen
sevgiliye sor.
Bir dakikanın değerini, treni kaçırmış
yolcuya sor.
Bir saniyenin değerini, kazadan son anda
kurtulan birine sor.
Bir saniyenin bile onda birinin değerini,
olimpiyattan gümüş madalyayla dönen bir atlete sor.
Zaman akmaya devam
edecek.
Bu
yüzden sahip olduğun her an çok değerlidir.
Yaşadığın her gün, sana verilmiş bir
armağandır.

Çok Yönlü Blogger Ödülleri -imiş

Uzun zamandır yazılmayı bekleyen bir mim ile huzurlarınızdayım^^  Hazır sıkıntıdan pc karşısında zaman öldürüyorum bari gözlerimi yorduğuma değsin diye, bir kaç gündür varlığı ile beni rahatsız eden bu mimi cevaplamanın tam zamanıdır diye düşündüm. Yanlış anlaşılmasın lafım mime değil. Beni rahatsız eden mimlenip bir türlü görevimi yerine getirmemek. Cevaplamayınca pazar günü ödevini yapmamış ilkokul öğrencileri gibi hissediyorum. Bilmem sizde de böyle bir his var mı 😀 Hissiyatımı sizlerle paylaştığıma göre kuralları açıklayabilirim.

1. Kural: Bizi bu ödüllere layık gören pek gıymetli blogçu arkideşlere teşkür etmeliyiz.

Gözümde espirik kraliçesi olan, beni Jeff Buckley ile tanıştırdığı için sevabın hasını kazanan   çaylak çekik sever, ulu kok, Winpoşun 😛 mutlak dostu Egzantrik Rapsodi ve GD manyaklığında açık ara birinci Nomu nomu yeppuda‘ya çok teşekkür ediyor ve ödülümü biricik aşkitom grand slamlerin kralı Fedon’un ezeli rakibi edebi dostu Rafacığımdan almanın sevincini yaşıyorum 😀 Hayali bile güzel lan 😀 Gerçi sadece Rafa’dan ödül almaz başka şeylere de alet ederdim ya neyse 😛 Zorda olsa kendine gel Akira diyor ve 2. kurala ışınlanıyorum.

2. Kural: Kendimiz hakkında 7 maddelik saçmalamalar listesi oluşturucaz. Pardon Kendimizden bahsedicez.

Eveet kemerlerimizi bağladıysak yer yer abuk yer yer sıradan kişiliğim hakkında 7 tanecik özelliğe geçebiliriz.

Şu tipsiz var ya şu tipsiz ben bu yaratıktan feci tırsıyorum. O kıskaçları ile etimi tamamen koparacak, vücudumun uzuvlarını çekip alacakmış gibi geliyor. Onun yüzünden kaç kere  geceleri ay ışığında denize giremedim, dolunayda kendimi Adana’nın sıcak sularına atamadım. Bütün suç bu dünyanın en tipsiz, en korkunç yaratığın. Mağdurum hakim bey. Geceleri sahilde türlü aktivitelerde bulunamadım. ( Aklınıza yaz aşkı ile yapılan aktiviteler gelmesin lütfen 😛 ) Kaç kere hava kararıyor diye denizden çıkmak zorunda kaldım bir ben bilirim bir de bu tipsiz. Bunun için gece demek avlanmak demek. Zavallı Akira’yı korkutmak demek. Sevmiyorum, tırsıyorum, mağdurum.

 Haftasonu gelse de aha şu yukarıda ki pozisyonu alim diye içim gidiyor. Evden çıkmadan 1 aydan fazla yaşarım diye tahmin ediyorum. İnternet ve dizilerim olsun ha bir de atıştırmalıklarım. Benden messud bahtiyarı olmaz. Sürekli dışarı çıkıp pata pata gezen biri hiç olmadım. Ne bulurlar sokaklarda hiç anlamam. Yorgunluktan başka bişi değil bence. Bi dakka ya buna benzer lafları genelde asosyaller etmiyor mu yahu. Aman tanrım ben bir asosyalim 😛

En nefret ettiğim bir özelliğime geçicek olursak, dizilerin sonunu getiremiyorum arkadaş. Araya zaman giriyor, canım başka şey izlemek istiyor ve benim hevesim kaçıyor. İleri sar tuşu diye bir şey de bilmem izlerken. İlla bir bölümü atlamadan izlicem ama dizinin sonu gelmii ne ediciğük 😀 1-2 bölüm kalıyor finale ve ben diziden kopuyorum. Nassıl koyuyor anlatamam. Ama hevesim kaçtığı için bir türlü elim oynayın lan tuşuna gitmiyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Sanırım dengesizim 😀

Kitap okumayı çok severim. Kütüphanelere kamp kurmak istiyorum o derece. Beni kütüphanenin evcil hayvanı olarak evlat edinseler hiiiç karşı çıkmam. Ama sürükleyici bir kitap okuyorsam illa o kitabı en kısa sürede bitirip muradıma ermem lazım. Yoksa aklım kitapta kalıyor acaba ne olucak, of bir an önce okumalıyım, en heyecanlı yeriydi vs. diye diye kendimi yiyorum. Haliyle de başka bir işe konsantre olmak yalan oluyor.

 Acayip utangacım. Öyle böyle değil. Yeni biriyle tanışacağım zaman acayip geriliyorum. Ama gerginliğimi üstümden atıp azcıkta kaynaşmayı başarmışsam tutmayın beni 😀 Sırf utangaçlığım yüzünden etraf beni nemrut, suratsız, soğuk karının teki sanıyor. Herkesle şıp diye kaynaşanlara hayranım ya. Birisi ile 10 dakika da nasıl o kadar kaynaşabiliyorlar her zaman merak etmişimdir.  Milletin 10 dakikada kat ettiği yolu ben 2 haftada kat ediyorum 😀 Sosyalleşme özürlüyüm.

Küçükkene f1 pilotu olmak istiyordum. Hayran hayran aha şu yukarıdaki zımbırtıyı kullanan pilotları izliyordum. Bende bunu sürücem ben de vııın vıın diye ortalığı inleticem diyordum kendi kendime. 4-5 yaşındayken anaa ne hızlı sürüyorlar negzel diye izliyordum ağzım 2 metre açık. Yıl 2011 oldu, 100ü geçince hızını 50ye düşür, çabuk yavaşla diyen bir anneye sahibim. Altımdaki arabanın bile hakkını veremezken F1 pilotu olma hayalim çok manidar.

 Fransa Açık tenis turnuvasını kanlı canlı izlemek istiyorum. 2 hafta boyunca hem tenis seyrine doymak istiyorum. Hele hele Nadal’ın maçını vıp’nın arkasından izledim mi allah tutmayın beni 😀 Birde finalde Nadal’ın 4 silahşörler kupasını (yoksa 3 silahşörler miydi la) kaldırdığını gördüm mü mutluluktan sersem olmuşum demektir. Fransa olmazsa Wimbledon olur. Yeter ki Nadal’ı izliyeyim, şampiyon olduğu an kortta bulunayım ve Nadal’ın üstüne atlayayım yeter 😀 Gerçi ben vıp tribünlerine ulaşmadan kapı dışarı edilirim orası ayrı amma velakin hayali bile güzel. Her şey tenis aşkından kaynaklanıyor Nadal ile alakası yok 😀 Valla bak 😛

Sıra geldi mimi şanslı kullara yollamaya ama ben öyle bir iş yapmıcam. Mimin gitmediği adam kalmadı. Hatta aynı kişiler birden fazla mimlendiler. Eee o yüzden bence gerek yok. İşte ben buyum. Biraz (!) tembel, çokça Nadal aşığı. Karşınızda Akira 😀 Jaa ne millet ^^

La Mala Educacion – Kötü Eğitim

Bundan aylar aylaaar önce güya ben Gael Garcia Bernal’in bütün filmlerini sırası ile baştan sona izlicektim. Ama tembelliğimi ve her şeyi aylarca erteleme huyumu hesaba katmamıştım tabi ki de. Imdb’de Gael’in filmlerine bakarken bu film ilgimi çekmişti ve eski yapımlardan yeni yapımlara doğru tasarladığım Akira tarafından düzenlenen Gael Garcia Bernal filmleri festivalinin gösterim sırası tamamen bozulmuştu. Paramparça aşklar ve köpeklerden sonra bu filmi izlicektim aslında her hafta bir Gael Garcia Bernal filmi izliyerek bu mükemmel adama ve yeteneğe doyucaktım ama çok pis yanılmışım. Eylülde izlediğim paramparça aşklar ve köpeklerden sonra izleme kararı aldığım bu filmi anca bugün izleyebildiğim için kendimi kutluyorum. Acilen kendime çeki düzen vermem lazım ama huylu huyundan bir türlü vazgeçemiyor. Hiç yazı yazmıyorsun diyenler işte size en büyük kanıtı. Üşengecim üşengeç 😀 Yapçak bişi yok 😛

İzlediğim ilk Pedro Almodovar filmi. O yüzden bu ünlü yönetmenin tarzı hakkında hiç bir fikrim yok. Diğer filmleri nasıl bilmem ama bu film iyiydi hacı. Başlarda olay, Ignacio’nun kendi çocukluğundan esinlenerek yazdığı son hikayesini uzun yıllardır görmediği arkadaşı Enrique’ye götürmesi ve ünlü bir yönetmen olan Enrique’nin filmi çekmeye karar vermesi gibi gözükse de asıl konu tamamen farklıymış.  Çocukken gittikleri katolik okulunda yaşadıkları, hayatlarının şekillenmesinde büyük etkisi olan olayları izleyeceğimi sanırken tamamen farklı bir mevzu ile karşılaştım.. 

Filmde arzularının esiri olan kişilerin yaptıklarını yüzümüze vurmaktan geri kalmıyor Pedro Almodovar.

Çekim tekniklerinden carttan curttan anlamam ama yönetmen farklılığını sonuna kadar hissettiriyor diyebilirim. Oyunculuklar zaten on numara. Gael her zamanki gibi harika. Adam kadın kılığında bile benden güzel bu nasıl iş? Gael neden bu kadar yakışıklı ve güzelsin ha neden? Hele ellerin^^ Filmde sadece Gael harika bir iş çıkarmamış tabi ki de Enrique’yi oynayan Fele Martinez’de sağlam bir oyunculuk sergiliyor.

Gael her türlü giderin var 😀

İki oyuncununda yeşil gözlerine  bayıldım^^ Müzikler desen über ötesi. Yani bu ne demek güzel film demek. Artık Pedro Almodovar filmleri izlenecek demek. Her ne kadar hiç sevmediğim Penelope Cruz’a tahammül etmem gerekecek demek olsa da bu durum. Neden Pedro’nun fetiş oyuncusu bu uyuz karı olmak zorunda? Yıllardır bu adamın filmlerinden uzak durmamın, kaale almamamın en önemli nedeni neredeyse her filminde bu kadını oynatması. Nicole’un yuvasını yıktı ya veletlik zamanımdan beri kılım kendisine 😀

Gelelim uyarılara. Film artı 18 ve homofobikler uzak dursun. Sonra ay ne biçim film bu diye gelmeyin bana. Ben baştan diyeyim de. Gael Garcia filmleri festivalimi bir daha bu kadar geciktirmememin dileği ile^^ Jaa ne ahali 😀