∞ Brave ∞

Merabalar sayın okuyucu. Son birkaç haftadır pek agresifim neden bilmiyorum. Evde oto boka terör estirir oldum. Gerçi annem gibi birinin yaşadığı evde ne kadar terör estirilebilirse o kadar atarlanabiliyorum. Benim terörüm sizin tribinize denk geliyor olabilir 😀 Hal böyle olunca az kafa dağıtmayı arzulamak kaçınılmaz oluyor. Benim kafa dağıtmayı istemem evdekiler tarafından tembelliğe yoruluyor falan filan. Çok bunaldım la. Bu sıkıntı, bunalma hissi nerden kaynaklanıyor hiç bir fikrim yok. Okulumu, derslerimi seviyorum ee okulda adam gibi iki kelam edebildiğim adamlarda var, vize notları da fena değil nedir bu sıkıntı, yüreğimin ortasına oturmuş beni boğan duydu hiç bir fikrim yok. Neden böyle hissettiğimi böyle olduğumu da bilmiyorum. Off çok çaresizim. Sayın okuyan eleman seni daha fazla sıkmadan yazının ana konusuna geçelim. Daha fazla kendimle ilgili bir şeyler yazmaya devam edersem ardına bakmadan kaçıcakmışsın gibi hissediyorum. Hoş bende kendimden sıkılıyorum ya neyse.

 Elimdeki diziler teker teker azalırken bende bir nefes alayım bari diyerek fragmanını gördüğümden beri kızıl yaratığa bayıldığım animasyonu izlemeye karar verdim. Bunda gaksital sonrası yaşadığım bir kaç günlük boşluğunda etkisi olabilir.  Ahh gakşital, uzun zamandır yaşamadığım heyecanı 28 bölüm boyunca yaşattı, yüreğimi ağzıma getirdi ee bitince de dipsiz kuyularda merdivensiz kalmış gibi hissetmem gayet normaldi bence.  Belkide yaşadığım heyecanın, heyecanlı bir animasyonla devam etmesini de istemiş olabilirim. Bunda Merida’nın anasına atarlanıcağına, savaşma ruhuyla dolup taşan bir erkek fatma görüceğimi sanmam da etkili olabilir. Ben savaşçı, tuttuğunu koparan bir prenses beklerken annesi ile ”banane ben kocaya varmıcam” diye didişen bir kızcağız ile karşılaştım. Ha sevmedim mi? Sevdim ama birazda hayal kırıklığı barındıran bir sevgi oldu bu. Buram buram disney senaryosu kokuyordu. Çizimler harika idi ona laf yok ama Pixar’ın daha önce yarattığı, senaryosunda imzası olan filmlere benzemiyordu. Ne yazık ki pixar disneyleşiyor gibi hissettim. Umarım bir sonraki filmleri sapına kadar pixar vari olur.

müstakbel kayınpeder adayları 😀

Filmde en sevdiğim karakterler başta bizim kızıl bıcırık Merida olmak üzere Merida’nın babası ve kankası olan 3 lorddu. Atışmaları beni çok eğlendirdi. Keşke daha çok yer alsalardı ama bu bir ana-kız ilişkisini içeren bir film olduğu için rol çalma hakları yoktu. Üçüz kurabiye canavarları da eve maskot niyetine hapsedilecek mahlukatlardı. Elime geçsenizde sizi mıncırsam veletler.

Benim olmalısınız^^

Uzun zamandır animasyon izlemiyor ve kafa dağıtmak istiyorsanız buyrunuz ama ben wall-e, up, how to train your dragon, toy story gibi kaliteli, baba  animasyonlar hariç animasyon izlemem derseniz hiç elleşmeyin derim. Saygılar der huzurlarınızdan ayrılırım efem. Umarım en kısa zamanda yüreğime demir atan bu sıkıntı yüklü gemi yol alır da bende kendime gelirim.

Ahanda bu moddayım.

Kuşlar, böcekler, sevgi kelebeliği bir modda görüşmek dileği ile jaa neee.

Reklamlar

House Of Sand And Fog § Suçlu Kim?

House of sand and fog türkçe’ ye Sisler Evi adıyla gösterime girmiş 2003 yapımı bir film. Tamamen tesadüf eseri cnbc-e de denk gelmem sonucu izledim. Başlarda acaba son zamanlarda yayınlanan tırt cnbc-e filmleri gibi mi diye tırsa tırsa dursamda yanıldığımı kısa sürede anladım. Film hemen içine alıyor ve kendinizi kim haklı derken buluyorsunuz.

Bir tarafta borcu olmadığı halde , borcunu ödemediği gerekçesiyle belediye tarafından baba yadigarı evi elinden alınan Kathy. Diğer tarafta herşeyi doğru bir şekilde yapan, resmi yollarla evi alan İranlı aile.  Ruh haline göre çöken ya da dağılan sisler, çaresiz bir kadının, yaralı kuşun çırpınışları ve İranlı albayın ailesi için yaptığı şeyler. Film hakkında çok şey söylemek istemiyorum çünkü gerçekten etkileyici bir dram. Anlatamama korkusu sardı dört bir yanımı anlıyacağınız 😀 En iyisi izleyin ve kimin hatalı olduğunu bulun^^

Ben Kingsley oyunculuğunu konuşturmuş her zaman ki gibi. Bu adamın kötü oyunculuğu olmaz mı hacı ya 😀 Cnbc-e keşke hep böyle şukela filmler yayınlasa biz de kendimizden geçsek ^^

The Vow- Taze Taze

2012 yapımı romantik komedi film. Komik değil gerçi. Romantik de sayılmaz. Ama film.

Filmin konusu hakkında hiçbir şey bilmeden izlemek hep daha güzel olmuştur. Bu film de öyle oldu. Sıfır bilgi ile başladım ve süprizlere açık oldum. Gerçi pek klasik. “Vay anasını bu nası da böyle oldu uuuu” dediğimiz pek bir yere yok ama bilmemek iyidir yine de.

Yukarıdaki resimde görmüş olduğumuz arkadaşımız Leo esas oğlanımız.

Paige ise esas kızımız.

Bu ikisi birbirlerine ilk görüşte vuruluyorlar. Aşık olmaları ise 2 hafta sürüyor. Ve bu deli çiftin yolu evliliğe kadar gidiyor.

ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar..

diyemiyoruz maalesef. Dersek film olmaz. Ama bize bir konu lazım değil mi?

Bu bir adet müzisyen bir adet de heykeltıraştan oluşan sanatçı çift karlı bir akşamda arabada fantazi yaparken öpüşmeleri arkadan vuran bir çöp kamyonu sebebi ile bozulur. Bu çarpışma sonucu ön cama kafasını çarpan Paige hayatının son beş yılını unutur. Leo’yu dertten derde sokacak olan öykümüz işte bu giden hafıza üzerine kuruludur.

Leo kara kara düşünedursun biz de olmadık şeylere tanık oluyoruz tabi ki. Mesela kızımızın ailesi ile görüşmediğini öğreniyoruz. Lisedeki hatta üniversitenin ilk yıllarındaki kız ile Leo’nun sevdiği kızın arasında dünya kadar fark olduğunu öğreniyoruz.

Ama Allah’ı var Leo çok uğraşıyor. Rutin hayatına devam edersen hatırlarsın denilince Leo elinden geleni yapıyor ama kızımız kendisini hala eski nişanlısını severken buluyor,Leo’yu hatırlamıyor,ailesi ile neden koptuğunu bilmiyor vb.

O da deniyor gerçi. Fotoğraflardan yardım alıyor,videolar izliyor,arkadaşlarını çıkarmaya çalışıyor ama yok. Liseden arkadaşını hatırlıyor ama şimdiki kankasına yabancı gibi bakıyor hatun.

Leo artık baştan aşık etme politikası izlemeye karar veriyor. Her şeye en baştan başlıyorlar. En sevdiği kitabı daha önce hiç okumamış gibi.. baştan okur gibi..

Hatun her şeyi hatırladı mı? Eski nişanlısına kandı mı? Leo boşa mı kürek çekti? En sonunda kızı alıp camdan mı attı? Hepsi ve daha fazlası filmin finalinde.

Şu kadarını söyleyeyim umduğum gibi bitmedi.

Sıradan bir filmdi diyebiliriz. Kafam dağılsın diye izledim. Dağıldı. Yeterli.

 

Yuuki- Bir Kamenashi Kazuya filmi

Bu 2006 yapımı Japon filmi bir çok forumda pek beğenilmiş. Yalan söyledim aslında tek bir yere baktım. Ordakiler de beğenmişti. Yok efendim arkadaşlık yok hastalık yok inanmak yok güvenmek. Ben mi? Sevmedim pek.

Kame denen hatun nedeni bilinmeyen dolayısıyla tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanan ancak umudunu kaybetmeyen bir arkadaşımızı canlandırıyor.  Pek canlı pek şebek.

Bide bunun yazın Avusturalya’da çalışırken tanıştığı arkadaşları var filmde. Pek samimiyetsizler. Japonya’ya dönünce kimse kimse ile görüşmedi doğal olarak. Ama Yuuki denen arkadaş hepsine “Beni ziyarete gelin.” diye mesaj çekince mecburen ziyaret ettiler onu. Yuukideki umudu görünce hepsi işlerine,ilişkilerine sarıldı. İyi kötü aralarında bir iletişim başladı felan. Biri hariç.

Buzdolabı rollerinin aranılan Japon’u Oguri Shun burda da en tercübeli derindondurucuları aratmayan performansı ile çıkıyor karşımıza. Herkes Yuuki’yi mutlu etme peşinde,herkes birbiri ile az da olsa diyalog kurma derdindeyken bizim abi almış eline bir fotoğraf makinesi bi gayret çekiyor. Film boyunca ağzından çıkan tek hayırlı cümle de iş işten geçtikten sonra  duyuluyor.

Arkadaşlarını hayata bağlayan,kimisine evlilik tavsiyesi kimine iş tavsiyesi veren Yuuki’nin yüzünden gülümseme kaybolmasa da hali hiç iyiye gitmiyor.

Vazgeçmeyen Yuuki maratona mı katılmadı,motorsıklete mi binmedi Allahım Allahım

Filmi sevmedim tekrar söyleyeyim. Gereksiz,saçma sapan,samimiyetsiz bir filmdi. Bi garipti yahu ne bileyim.

Aha bu da Yuuki’nin ölürayak yaptığı alıntılardan biri:

Bir yılın değerini, giriş sınavına
giren bir öğrenciye sor.
Bir ayın değerini, erken doğum yapan bir
anneye sor.
Bir haftanın değerini, haftalık dergi
yayıncısına sor.
Bir saatin değerini, buluşmayı bekleyen
sevgiliye sor.
Bir dakikanın değerini, treni kaçırmış
yolcuya sor.
Bir saniyenin değerini, kazadan son anda
kurtulan birine sor.
Bir saniyenin bile onda birinin değerini,
olimpiyattan gümüş madalyayla dönen bir atlete sor.
Zaman akmaya devam
edecek.
Bu
yüzden sahip olduğun her an çok değerlidir.
Yaşadığın her gün, sana verilmiş bir
armağandır.